Wednesday, June 09, 2010

mavi marmara' dan 5202 nolu odaya 3 gün









Bu hepimiz için başta normal gibi gözüken, sütliman başlayan ancak sonuna doğru tüm dünyanın gözünü diktiği bir yolculuktu. İHH tarafından organize edilen insani yardım konvoyundaki yolculuğum Mavi Marmara Gemisi'ne Antalya'dan dâhil olmamla başladı. İsrail'in uyarı ve tehditlerine rağmen olayların sarpa sardığı gece yarısına varana kadar her şey normaldi. Pazar gününü pazartesiye bağlayan gece saat 12.00 civarında ilk temasın kurulduğu anonslarla bildirildi. Mavi Marmara gemisindeki herkes can yeleklerini giydi. Kuran okuyanlar, namaz kılanlar, dua edenler vardı. Geminin arka güvertesinde sabah namazı cemaatle kılındı. 15 dakika sonrasında Zodyakların geldiğini gördük. Kısa bir süre sonra 6 Zodyak geminin arka bölümünden yaklaştı. O sırada komandolar gemiye kancalı merdiven atmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda helikopterden 3 komando inmeye çalışırken bir tanesi aşağı düştü. Gemidekiler komandoyu güverteden aşağı kata attılar. Tabancası ve Uzi marka silahı vardı. Asker salon bölümüne alındı ve etkisiz hale getirildi. Sonrasında ikinci bir helikopter yanaştı. Öncekiler plastik mermilerdi ama bu helikopterden gerçek mermiler kullanmaya başladılar. Biz o ana kadar fotoğraf çekiyorduk. Basın odasına doğru telaş halinde koşarken yerde birini gördüm, omzundan yaralanmıştı. Sonra 2 nolu salondan geçerken bir tane kadın kucağında kocasına ‘lütfen ölme, lütfen ölme' diyerek kalp masajı yapıyordu. Bülent Yıldırım tarafından bir anons yapıldı. “Kaptan köşkümüz ele geçirilmiştir birçok ölü ve yaralımız var. Herkes sakin olsun ve mukavemet göstermesin.” diyordu. Yavaş yavaş komandolar gemiye inmeye başladılar.

Biz yaklaşık 30 gazeteci basın odasına geçmiştik. Fotoğraflarımızı saklama kaygısı içine düştük. Bir ara ekmek arasına hafıza kartlarımı koymaya çalıştım. Ekmek parçalandığı için vazgeçtim. En sonunda vücudumun bir yerine koyayım dedim. Fotoğrafların bazılarının olduğu küçük bir kartı dilimin altına yerleştirdim. Saat 09.00'da bizi aldılar, gece 02.00'ye kadar bekledim. Bunu arkadaşlarım dâhil kimse bilmiyordu. Götürüldüğümüz cezaevindeki muayene sırasında doktor el koydu. Bu sebeple geçen 17 saat boyunca pek konuşmadım.

İnsanların seslerini duyuyorduk ama dönüp bakamıyorduk

Basın odasında bir saat ellerimiz havada bekledik. Bizi tek tek dışarı çağırdılar. Sırtımızı döndürerek üst araması yaptılar. Kamera fotoğraf makinesi ve bilgisayarlarımızı orada bıraktık. Bizi geminin arkasına götürdüler. Birçok insanın elleri kelepçeli olarak dizleri üzerinde oturuyor olduklarını gördük. Üst katta da kadınlar aynı şekilde bekliyordu. Ama kimse hiçbir yere bakamıyordu. Bağrışma duyuyorduk ama arkamızı dönüp bakamıyorduk. Ölüler ve yaralılar geminin en üst kısmına taşınmıştı. Gemimiz hareket etti ve akşam 18.30'da Aşdod Limanı'na ulaştık. Gemiye gelen MOSSAD ajanı bize, “Tepki göstermeyin, sakin olun. Sorgunuz ve kimlik kontrolünüz yapılacak. Gemiye tekrar gelip eşyalarınızı alacaksınız. Sonra sizi limandan hava limanına göndereceğiz.” açıklamasını yaptı. Ama gelişmeler bu yönde olmadı. Gazeteciler dahil herkes kelepçelenmişti ve inen herkesin fotoğrafı çekildi. İç çamaşırlarımıza kadar detektörlerle aradılar.

İşkence görmedik belgesi imzalattılar

Sağlık kontrolüne girdiğimizde herhangi bir darba maruz kalmadığına dair belge imzalatıldı. Bize bir belge verdiler. “İllegal yollarla İsrail karasuları içine girdim, bilgim dâhilinde ülkenize 10 yıl boyunca gelmemeyi kabul ediyorum. Ülkenizden olabildiğince çabuk sınır dışı edilmek istiyorum. Bu süre 72 saattir.” ifadeleri yer alıyordu. Ben metni imzalamaya karar verdim. Sadece üzerine, “İsrail karasularına zorla getirildim.” diye not düştüm. Bundan sonra beni tek başına cezaevi aracına koydular. Büyük bir panik yaşadım. Sonrasında Hakan Albayrak'ı getirdiler yanıma. Daha sonra Anadolu Ajansı'ndan Erhan Sevenler ve Doğan Haber Ajansı'ndan Bulut Mülhim geldi. Arabanın içi aşırı derecede soğuktu. 2 gündür uyumamıştık ancak soğuktan uyuyamıyorduk. Ber Şava cezaevine getirildik. Bizi kaldırıma koydular, ben titriyordum. Üzerinde mont olan bir kadın asker bana bakarak güldü. Sonrasında bizi aldıkları 4 kişilik koğuşa koydular.

Eşya ve pasaportlarını isteyenler tartaklandı

Akşam olduğunda tutsak olmanın beni üzdüğünün farkına vardım. 4 gündür yoldaydım ve düzenli bir uykum olmamıştı. Ona rağmen orada rahat bir yatak olmasına rağmen uyuyamıyordum. Gece 2 gibi bütün Türkleri uyandırdılar. Listeden isimler okunmaya başladı. İlk etapta 10 kişiyi götürdüler. Sonunda diğer arkadaşlarımın hepsi gitmişti ben yalnız kalmıştım. Çok üzüldüm. Yabancıların da bulunduğu 5100 ile başlayan bölüme aldılar. Buradaki bekleyiş akşam 4'e kadar devam etti. Sonrasında bizi otobüslere bindirdiler, bir saat 45 dakika sonra Ben Gurion havalimanına ulaştık. Havalimanına gittiğimizde içimizden bazı arkadaşlar paralarının, eşyalarının ve pasaportlarının iade edilmeden inmeyeceklerini söylediler. Zorla otobüsten indirilip sıraya sokuldular ve tartaklandılar. İnsanlar eşyalarını almadan gitmek istemiyorlardı. Pasaportlar kayıptı. Bir kez daha ‘acil çıkış formu' adı altında bir form doldurarak ve İsrail'e 10 yıl boyunca bir daha gelmeyeceğimizi teyit ederek uçağa bindik. Bu sırada yabancılardan da valizlerinin ve pasaportlarının getirilmesini isteyenler darp edildi. Yunanlı bir doktor yaklaşık 10 kişinin arasında tekme tokat dövüldü. Yunan doktorun tek isteği Libya'dan gelen Yunan vatandaşı hasta için gerekli ilaçların getirilmesini istemesiydi.

İlk düşüncem eşimi aramaktı

Havalaanına gider gitmez ilk işim düşüncem benden 3 gündür haber alamayan eşimi aramaktı. Uçağa binerken bir görevli benden mesaj atabilirsin dedi. İlk iletişimi eşimle mesaj yoluyla kurdum. ‘İyiyim, uçağa biniyoruz, akşam saatlerinde İstanbul'da olacağız' dedim. Tahminen 7'de uçağa girmiştik. Uçaktan kredi kartı ile konuşma yapılabilen bir telefon vardı. İlk kez eşimi aradım. “Hayatım ben iyiyim. Şu an uçaktayım, oradan arıyorum. Akşam saatlerinde yola çıkacağız.” dedim. O da, “Kürşat sen misin, gerçekten iyi misin? Seni çok özledim.” dedi. Eksik isimlerin olduğu söyleniyordu ve bekletiliyorduk. Işıklar söndü kalkıyoruz dediler. İkinci kez eşimi aradım ama bu defa da Bülent Yıldırım ve iki kişinin olmadığı için bekletildiğimizi söylediler. Sonuçta 5.5 saatlik bir gecikmeyle havalandık.
--------

Çatışma ve gözaltı: Sancılı 72 saat
Fotoğrafların bulunduğu kartı 17 saat dilimin altında sakladım
5202 nolu odada 30 saat

KÜRŞAT BAYHAN-İSTANBUL

Bu hepimiz için başta normal gibi gözüken, sütliman başlayan ancak sonuna doğru tüm dünyanın gözünü diktiği bir yolculuktu. İHH tarafından organize edilen insani yardım konvoyundaki yolculuğum Mavi Marmara Gemisi'ne Antalya'dan dâhil olmamla başladı. İsrail'in uyarı ve tehditlerine rağmen olayların sarpa sardığı gece yarısına varana kadar her şey normaldi. Pazar gününü pazartesiye bağlayan gece saat 12.00 civarında ilk temasın kurulduğu anonslarla bildirildi.

Mavi Marmara gemisindeki herkes can yeleklerini giydi. Kuran okuyanlar, namaz kılanlar vardı. Uzaktan helikopter ışıklarını gemi ışıklarını görmeye başladık. Gemideki herkes uyanıktı. İnsanlar kendilerini belli alanlara çekmiş dua ediyorlardı. Geminin arka güvertesinde sabah namazı cemaatle kılındı. 15 dakika sonrasında Zodyakların geldiğini gördük. Kısa bir süre sonra 6 Zodyak geminin arka bölümünden yaklaştı. Projektörlerle gözlerine ışık tutuldu. O sırada komandolar gemiye kancalı merdiven atmaya çalışıyorlardı, bu da engellendi. Aynı zamanda helikopter de geminin üst güverte kısmına indirme yapmaya başladı. 3 tane komanda inmeye çalışırken bir tanesi aşağı düştü. Gemidekiler komandoyu güverteden aşağı kata attılar. Tabancası ve Uzi marka silahı vardı. Asker salon bölümüne alındı ve etkisiz hale getirildi. Sonrasında ikinci bir helikopter yanaştı. Öncekiler plastik mermilerdi ama bu helikopterden gerçek mermiler kullanmaya başladılar. Zodyak'lardan da atışlar başlamıştı. Biz o ana kadar fotoğraf çekiyorduk. Basın odasına doğru telaş halinde koşarken yerde birini gördüm, omzundan yaralanmıştı. Sonra 2 nolu salondan geçerken bir tane kadın kucağında kocasına ‘lütfen ölme, lütfen ölme' diyerek kalp masajı yapıyordu.

Ekmek arasına kart saklamayı düşündüm

Basın odasına sığındık. Yaklaşık 30 kişiydik. Bülent Yıldırım tarafından bir anons yapıldı. “Kaptan köşkümüz ele geçirilmiştir birçok ölü ve yaralımız var. Herkes sakin olsun ve mukavemet göstermesin.” diyordu. Yavaş yavaş komandolar gemiye inmeye başladılar. Biz de fotoğraflarımızı saklama kaygısı içine düştük. Bir ara ekmek arasına hafıza kartlarımı koymaya çalıştım. Ekmek parçalandığı için vazgeçtim. En sonunda vücudumun bir yerine koyayım dedim. Fotoğrafların bazılarının olduğu küçük bir kartı dilimin altına yerleştirdim. Saat 09.00'da bizi aldılar, gece 02.00'ye kadar bekledim. Bunu arkadaşlarım dâhil kimse bilmiyordu. Götürüldüğümüz cezaevindeki muayene sırasında doktor el koydu. Bu sebeple geçen 17 saat boyunca pek konuşmadım.

İnsanların seslerini duyuyorduk ama dönüp bakamıyorduk

Basın odasında bir saat ellerimiz havada bekledik. Bizi tek tek dışarı çağırdılar. Sırtımızı döndürerek üst araması yaptılar. Kamera fotoğraf makinesi ve bilgisayarlarımızı orada bıraktık. Bizi geminin arkasına götürdüler. Birçok insanın elleri kelepçeli olarak dizleri üzerinde oturuyor olduklarını gördük. Üst katta da kadınlar aynı şekilde bekliyordu. Ama bu sırada kimse hiçbir yere bakamıyordu. Bağrışma duyuyorduk ama arkamızı dönüp bakamıyorduk. Ölüler ve yaralılar geminin en üst kısmına taşınmıştı. Gemimiz hareket etti ve akşam 18.30'da Aşdod Limanı'na ulaştık. Genç askerleri ve genç MOSSAD üyelerini getirmişlerdi. Bir zafer kazanmış edasıyla onların alkışları içinde Mavi Marmara limana yanaştı. Gemiye gelen MOSSAD ajanı bize, “Tepki göstermeyin, sakin olun. Sorgunuz ve kimlik kontrolünüz yapılacak. Gemiye tekrar gelip eşyalarınızı alacaksınız. Sonra sizi limandan hava limanına göndereceğiz.” açıklamasını yaptı. Ama gelişmeler bu yönde olmadı. Gazeteciler dahil herkes kelepçelenmişti ve inen herkesin fotoğrafı çekildi. İç çamaşırlarımıza kadar detektörlerle aradılar.

İşkence görmedik belgesi imzalattılar

Sağlık kontrolüne girdiğimizde herhangi bir darba maruz kalmadığına dair belge imzalatıldı. Bize bir belge verdiler. “İllegal yollarla İsrail karasuları içine girdim, bilgim dâhilinde ülkenize 10 yıl boyunca gelmemeyi kabul ediyorum. Ülkenizden olabildiğince çabuk sınır dışı edilmek istiyorum. Bu süre 72 saattir.” ifadeleri yer alıyordu. Ben metni imzalamaya karar verdim. Sadece üzerine, “İsrail karasularına zorla getirildim.” diye not düştüm. Beni tek başına cezaevi aracına koydular. Büyük bir panik yaşadım. Acaba insanlar başka bir yere gidiyorlar beni tek başına başka bir yere mi götürecekler diye düşündüm. Sonrasında Hakan Albayrak'ı getirdiler yanıma. Daha sonra Anadolu Ajansı'ndan Erhan Sevenler ve Doğan Haber Ajansı'ndan Bulut Mülhim geldi. Arabanın içi aşırı derecede soğuktu, klimayı sonuna kadar açmışlardı. 2 gündür uyumamıştık ancak soğuktan uyuyamıyorduk. Ber Şava cezaevine getirildik. Bizi kaldırıma koydular ben titriyordum, üzerinde mont olan bir kadın asker bana bakarak güldü. Sonrasında bizi aldıkları 4 kişilik koğuşta arkadaşlarım Habertürk'ten Şefik Dinç, TVNet kameramanı Ersin Esen ve Metin Dinç diye bir üniversite öğrencisi idi. 5202 nolu odada kalıyorduk. Sabah kahvaltımız, çokokrem, ekmek ve dolmalık kırmızı biber, ile salatalık, öğle yemeğimiz ise safranla pişirilmiş patates, bulgur pilavı ve balıktı. Çoğu kimse yemedi. Burada 60'ar kişilik 5 bölüm vardı.

Kelime oyunu ve sessiz sinema oynadık

Akşam olduğunda tutsak olmanın beni üzdüğünün farkına vardım. Çıkamama kaygısı oluşmaya başladı. Çıkacağımız yönünde kendime telkinlerde bulunuyordum. Hatta zamanı çabuk geçirmek için kelime oyunu oynamaya başladık. Bir ara sessiz sinema da oynayalım diye düşündük. Ama tekrar cezaevi gerçekleri ile karşı karşıya kalınca çok uzun süreli olmadı bu oyunlar. 4 gündür yoldaydım ve düzenli bir uykum olmamıştı. Ona rağmen orada rahat bir yatak olmasına rağmen uyuyamıyordum. Gece 2 gibi bütün Türkleri uyandırdılar. Listeden isimler okunmaya başladı. İlk etapta 10 kişinin ismini söylediler. Sonrasında uyumayın tekrar geleceğiz dediler. Sonunda diğer arkadaşlarımın hepsi gitmişti ben yalnız kalmıştım. Çok üzüldüm, ben de onlarla beraber bir an önce gitmek istiyordum. Son kalan 27 kişi ile birlikte beni yabancıların da bulunduğu 5100 ile başlayan bölüme aldılar.

İkinci çıkış belgesini de imzaladım

Buradaki bekleyiş akşam 4'e kadar devam etti. Sonrasında bizi otobüslere bindirdiler, bir saat 45 dakika sonra Ben Gurion havalimanına ulaştık. Havalimanına gittiğimizde içimizden bazı arkadaşlar paralarının, eşyalarının ve pasaportlarının iade edilmeden inmeyeceklerini söylediler. Zorla otobüsten indirilip sıraya sokuldular ve tartaklandılar. İçeri girdiğimizde İHH'dan daha önce bölgeye giden Ayhan Aktaş isimli görevli, “Çok fazla soru sormayın bir an önce buradan gidelim, 9 şehidimiz var.” dedi. Ama insanlar eşyalarını almadan gitmek istemiyorlardı. Pasaportlar kayıptı. Bir kez daha ‘acil çıkış formu' adı altında bir form doldurarak ve İsrail'e 10 yıl boyunca bir daha gelmeyeceğimizi teyit ederek uçağa bindik. Bu sırada yabancılardan da valizlerinin ve pasaportlarının getirilmesini isteyenler darp edildi. Yunanlı bir doktor yaklaşık 10 kişinin arasında tekme tokat dövüldü. Yunan doktorun tek isteği Libya'dan gelen Yunan vatandaşı hasta için gerekli ilaçların getirilmesini istemesiydi.

İlk düşüncem eşimi aramaktı

Havalaanına gider gitmez ilk işim düşüncem benden 3 gündür haber alamayan eşimi aramaktı. Uçağa binerken bir görevli benden mesaj atabilirsin dedi. İlk iletişimi eşimle mesaj yoluyla kurdum. ‘İyiyim, uçağa biniyoruz, akşam saatlerinde İstanbul'da olacağız' dedim. Tahminen 7'de uçağa girmiştik. Uçaktan kredi kartı ile konuşma yapılabilen bir telefon vardı. İlk kez eşimi aradım. “Hayatım ben iyiyim. Şu an uçaktayım, oradan arıyorum. Akşam saatlerinde yola çıkacağız.” dedim. O da, “Kürşat sen misin, gerçekten iyi misin? Seni çok özledim.” dedi. Eksik isimlerin olduğu söyleniyordu ve bekletiliyorduk. Işıklar söndü kalkıyoruz dediler. İkinci kez eşimi aradım ama bu defa da Bülent Yıldırım ve iki kişinin olmadığı için bekletildiğimizi söylediler. Sonuçta 5.5 saatlik bir gecikmeyle havalandık.

Mavi Marmara benim için de milattı

İnsanlar çok mutluydu, bir zafer kazanmış oldukları edasındaydılar. Mavi Marmara gemisinin bir milat olduğu söyleniyordu. Bu artık her şey mavi Marmara öncesi ve mavi Marmara sonrası diye söylenecekti. İnsanların mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Önümde bir kişinin kızını aradığına şahit oldum. Konuşmakta zorlanıyordu telefonu kapattıktan sonra ağlamaya başladı. İnsanlardaki panik ve gerginlik yerini mutluluğa bırakmıştı. Gazetecilik deneyimi açısından da orada bulunmamın bir milat olduğunu, önemli bir şey olduğunu düşünüyordum. Görüntüleri kurtaramadığım için de bir yandan üzülüyordum. Ama ben buna teşebbüs ettim ve sonuna kadar da mücadele ettim. Yine de çok önemli bir deneyim diye düşünüyorum.

1 comment:

mehmet demirci said...

kursadım,

yaşadıkların bir kenara bıraırsak en güzel olanı senin sağ salim tekrardan gelmendi ki bu bizim için çok önemliydi. Allha bahtını açık etsin.bu arada spor sayfasında Ahmet çakır'ın sana yazdığı geçmiş olsun mesajını okuduğumda..... neyse yine ağzımı tutayım....