Monday, December 13, 2010

after bloody sunday in Iraq 2007









my story about bloody sunday in ıraq. As you know 147 people has been dead because of a pair of suicide car bombings Sunday devastated the heart of Iraq's capital 25/10/2009. l was in Iraq second election 2010. And try to tell victims story.

Monday, November 22, 2010

Kabe Sevgisi ve Peygamber Aşkı ile binbir meşakkate katlanıyorlar





Kabe Sevgisi ve Peygamber Aşkı ile binbir meşakkate katlanıyorlar.
Suudi Arabistan hükümetinin ülkelere sınırlı sayıda kontenjan vermesi kura için sıra bekleyenlerin sırasını Türkiye de 800 bine çıkardı. Kota engelini umre için geldiği kutsal topraklarda izinsiz bir şekilde kalarak aşmaya çalışan farklı ülkelerden yüzbinlerce kişi hac sezonuna kadar sokaklarda, kaldırımlarda ve kurdukları derme çatma çadırlarda barınmaya çalışıyor. Yakalandıklarında sınırdışı edilen kişilerin ortak düşüncesi
" Buralara bir kere gelip hacı olamadan dönmeyi insan kabullenemiyor yakalanma pahasına kaçak göçmen statüsünde haccı bekliyoruz." oluyor.
Resmi makamlar ise 1.5 milyonu bulan ve ülkeler arasındaki vize rejimine muhalefet eden bu kişilerin daha önce tutuklandığını belirtiyor. Çoğunluğunu Afganistan ve Pakistanlıların oluşturduğu umreciler hac farzını yerine getirdikten sonra kaçak işçi olarak Suudi Arabistan da kalma yolunu da seçiyor.

Thursday, November 18, 2010

Hacı olmak da varmış nasipte




Yaklaşık 15 gündür Mekke de Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.S) in doğduğu, Kuran-ı Kerim in ilk ayetlerinin indiği, Hz. İbrahim in kendi elleriyle inşasını yaptığı Kabe nin bulunduğu mübarek topraklardayım. Kendimi yolculuktan önce de şimdi de çok şanslı hissediyorum. Çünkü Türkiye de henüz kutsal toprakları görebilmek için yanıp tutuşan 800 bin kişi sıra bekliyor.

Thursday, October 28, 2010

eminönü projesi devam ediyor....


eminönü projesi devam ediyor. Küçükpazar ve çevresinde farklı insanlarla tanışıp hikayelerini dinliyorum.

Monday, August 30, 2010

after american troops left ıraq













Bagdat a olan yolculuğum bir seçim nedeniyle olmuştu. Kuzey Irak a birçok kez gitmeme rağmen Bagdat ta ilk defa bulunuyordum. Ve bahsedilen güzel diyarın ne hale getirildiğini bir gazeteci olarak gördüm. Parçalanmış hayatlar, boşaltılmış binalar, duvarlarla ayrılmış mahalleler.......

Sunday, August 29, 2010

I WAS THERE #30 KÜRŞAT BAYHAN

編集委 員|後藤由美 Curated by Yumi Goto


photo+text ©kürşat bayhan (Zaman Daily Newspaper)

ガザへ向かうマヴィ・マルマラ号(Mavi Marmara)に乗り込んで3日目のことだった。日付が日曜日から月曜日に変わった深夜午前2時15分、私たちはイスラエル軍の船と初めて対峙した。甲 板室からの警告音を耳にすると、抵抗を表す準備のごとく活動家達はライフジャケットを身にまとい始め、そしてVサインをした。中には棒や投石器を手にする ものもいた。活動家達はガザ地区へ入り、イスラエル軍によるガザ地区の封鎖を解こうとしていた。船上にいた478人の有志の胸はガザに向かって高鳴ってい た。午前4時10分、彼らが朝の祈りをささげるために2号室の後方に集まったとき、イスラエルの海軍部隊が7艘のゾディアックボートでマヴィ・マルマラ号 に接近した。棒や投石器での抵抗に対し、海軍部隊はまずゴム弾を、その後実弾を発砲した。私の隣にいたカメラマンが肩を撃たれ、その場に倒れた。パニック のなか悲鳴が上がり、誰かが「実弾を使っているぞ、実弾を使っているぞ」と声をあげた。医師達が懸命に負傷したカメラマンに手当てを行った。血と涙が流れ る甲板はさながら戦場のようだった。「死なないで、死なないで。」泣き叫びながら夫を抱きしめる妻の姿を、私は黙って見ていた。医師が心肺蘇生法を行った が無駄であった。2号室のホールは負傷者で溢れかえり、ある者は肩を、またある者は足を怪我していた。負傷者達は医療器具不足から十分な治療を受けられず にいた。老人が1人出血多量で亡くなった。

English original text:

It's day three of our trip to Gaza onboard the ship Mavi Marmara. We confront Israeli ships for the first time at 2:15am on the night that connects Sunday to Monday. After hearing warnings from the deckhouse, the activists start putting their life jackets on as they get ready to show resistance and make victory signs. Some have sticks in their hands and others have slingshots. They want to enter Gaza and break Israel's blockade. The hearts of the 478 volunteers on the ship are beating for Gaza. When the volunteers gather in the rear part of Room 2 at 4:10am for morning prayer, Israeli naval commandos approach the Mavi Marmara with seven zodiac boats. The Israeli naval commandos respond to the resistance shown with sticks and slingshots using rubber bullets first and then real bullets. A camera-man next to me gets shot in the shoulder and falls to the ground. Someone screams in panic, "They are using real bullets! They are using real bullets!" There are doctors trying to treat the wounded, the blood and tears making the deck look exactly like a battlefield. I see a woman hugging her husband, crying, “Please don't die! Please don't die!” The doctor performs CPR, but to no avail. The hall of Room 2 is filled with wounded people: some wounded in the shoulder and others in the leg. They are unable to receive adequate treatment due to the lack of medical supplies. An old man who loses too much blood dies.

写真家プロフィール:

キュルシャト・ベイハン (Kürşat Bayhan)
1980年、トルコ・マラティアに生まれる。2003年、マルマラ大学のコミュニケーション・ジャーナリズム学部を卒業後、ソーシャル・サイエンス・アカ デミー(Social Sciences Academy)にてフォトジャーナリズムの高等教育を受ける。また同年、ザマン紙(Zaman Dailynewspaper)のフォトジャーナリストとしてプロ写真家の一歩を踏み出す。ザマン紙での4年間で、2006年のイスラエルのレバノン侵 攻、2008年のパレスチナ・イスラエル紛争、インドネシアの大津波、週刊誌で特集を組んだ2005年のダルフールの難民危機、2007年のベナジル・ ブット暗殺後のパキスタン総選挙、2009年のタリバン政権下で危険にさらされているアフガニスタンの日常生活など、世界中のたくさんの事件・出来事に遭 遇している。

http://kursadbayhan.blogspot.com/

eminönü ve bekar odaları


insan hikayelerin paylaşmak, belki ortalıkta öylece gezinirken insanların suratına bakarak neler yaşadıklarına dair ipuçları elde etmeye çalışmak. hepimiz iyisiyle kötüsüyle bir hikayenin parçalarıyız. kimimiz kendisine göre şanslı kimimiz ise kaderin cilvesini yaşıyor. ama bence önemli olan anı yaşamakla birlikte bize verilenlerin kıymetini değerlendirmek. eminönü nde ben de bu insan hikayelerini o yüzleri arıyorum. işte o yüzlerden bazıları......

Monday, August 16, 2010

beş yıldızlı ramazan keyfi













Beş yıldızlı oteller kapılarını ramazan müşterilerine açtı. Farklı konseptle müşterilerine hizmet vermeye çalışan Bera Otel ve Şahh in paradise a birer gün konuk oldum. Otellerde herşey ramazan a göre ayarlanmış durumda. Klimalı odalarda gündüz Kuran ı Kerim okuyup çocukları ile birlikte ramazan ın ruhunu yakalamaya çalışan ramazan tatilcileri akşamları da açılan havuzda serinlemenin keyfine varıyor.

Monday, August 02, 2010

taş atan çocuklar aksiyon için konuştu.













Konuyu uzaktan takip etsem de tahliye sürecinin bu kadar hızlı olacağını kestirememiştim. Etrafımdakiler de biliyor iki kelimemden birisi taş atan çocukların anneleri ile ilgili bir çalışma yapmak istiyorumdu. Ama ben yapamadan çocuklar TMK daki maddenini düzeltilmesi ile serbest kaldı. Bu maddenin mağduru olmuş çocuklardan Berivan Ç. ve F.G. ile Batman ve Diyarbakır da konuştum. İkisi de tekrar ailelerine kavuşmanın bayramı onlarla beraber geçirecek olmalarının sevincini yaşıyor. Anneleri ise çifte bayram yaşattıkları için yasanın bir an önce çıkmasında katkısı olan herkese teşekkür ediyor.

Sunday, July 25, 2010

Kelebek gibi uçan çocuklar







Boks sporuyla 70'li yıllara damgasını vuran Muhammed Ali sayesinde tanıştık. Siyah-beyaz televizyon ekranlarının karşısından ayrılamayan izleyiciler, günün ilk ışıklarına Muhammed Ali'nin aparkatları ile 'merhaba' dedi pek çok kez.


Türkiye'de boks denince akla ilk gelen isim ise Rocky karakteriyle zihinlere kazınan Sylvester Stallone. O dönemde Rocky filmlerinin etkisinde kalan çocuklar, ya kendilerini sokağa atıp arkadaşlarıyla mahalle boksuna merak salmaktaydılar, ya da önlerine ve arkalarına bağladıkları minderlerle evde mini turnuvalar düzenlemekteydiler. Bu yüzden de boks, Türk ailelerinde bir şiddet unsuru olarak görüldü ve üvey evlat muamelesine maruz kaldı yıllar yılı.

Buna rağmen Ahmet Cömert Boks Turnuvası, yeni yıldızlar yetiştirme yolunda 24 yıldır emin adımlarla ilerliyor. Biz de ülkemizin genç boksörlerinin mücadelesine tanık olmak istiyoruz. Ringlerdeki heyecanın aksine sakin bir soyunma odası çıkıyor karşımıza. Sadece birkaç kişinin olduğu odada terli ellerini aheste aheste saran genç boksör, ringe çıkmak için sabırsızlanıyor. Eldivenlerini giydirmek için yanına yaklaşan antrenörü, son taktiklerini veriyor. Kısa bir süre gölge boksu yapan genç sporcu, salona giriyor. Rakibiyle aynı anda ringin iplerine yaslanıyor. Ve beklenen an: 'Boks!' diyen hakemin aradan ayrılmasıyla iki sporcu kroşe ve aparkatlarıyla birbirlerinden puan almaya çalışıyorlar. Arada köşelerine çekilen boksörler, bir taraftan taktik alıyor bir taraftan da serinletiliyorlar. Maç bittiğinde ise bir taraf seviniyor, diğer taraf üzülüyor.

Biraz önceki kroşe ve aparkatların yerini bu kez dostluk alıyor. Antrenörlerinin elini öpen ya da saygıyla önünde eğilen yıldız boksörler soyunma odalarına doğru ilerliyorlar. Kazanan sporcular mutluluklarını arkadaşları ve ailesi ile paylaşıyor. Önceleri turnuva için Türkiye'ye 41'e yakın ülkeden 400'ün üzerinde boksör geliyormuş. Bu yıl yıldızlar kategorisine girince gelen ülke sayısı 10'a sporcu sayısı da 180'e düşmüş. Her geçen yıl biraz daha büyüyerek mini bir dünya şampiyonası niteliğine bürünen bu organizasyonun mimarı Atilla Cömert (Rahmetli Ahmet Cömert'in oğlu), son derece gururlu.

Sporculuktan antrenörlüğe, oradan federasyon başkanlığına ve olimpiyat hakemliğine kadar boksun hemen her noktasında ülkemizi başarıyla temsil eden Ahmet Cömert, vefat edeli 24 yıl olsa da adına düzenlenen turnuva şanına yakışır şekilde devam ediyor. Atilla Cömert, "24 yıldır rahmetli babamın adına turnuva düzenleniyor. Çok gururluyum." diyor.

Tuesday, July 20, 2010

dreams land ..... İstanbul


Chobimela photography festival in bu seneki teması dreams üzerine. Her insanın bir hayali var. Kimisi iyi bir iş, kimisi de yeni bir hayatın peşinden koşuyor İstanbul durağında. Malatya dan İstanbul a bir tekstil atölyesinde çalışmak için gelen Malatyalı Murat da onlardan birisi. Arkadaşları ile birlikte kaldığı küçük bekar odasından bu günlerde taşınmak zorunda. Çünkü mahkemelik olunan çoğu eski bina yıkım kararıyla yıkılıyor.

Friday, July 16, 2010

Aytaroun 2006


Çok sıcak bir gündü. Gün içerisinde yaptığımız şeyi yapıyorduk. Hastane önünde bekliyorduk. Bir patlama veya hava saldırısı olursa ambulansı takip edip olay yerine gitmeye ve bir hikaye çıkarmaya çalışıyorduk. Bu sefer bir ambulans olmasa da Cnn in ekibini hızlı bir şekilde Kana yoluna doğru giderken gördüm. Hemen şöfürümüz Muhammed amcayı çağırdım. Peşlerine takıldık. Muhtemelen bir hikaye vardı ve oraya doğru yola koyulmuşlardı beklemekten daha iyidir diye düşünmüştüm. İstikametimiz Aytaroun u gösteriyordu. Sonradan gruba dahil olanlarla birlikte yaklaşık 10 araba olmuştuk. Cnn özel bir haber yapmayı düşünürken arkasına ne yazık ki bizi de takmak zoruda kalmıştı. Ama bir yandan bu onlar için daha avantajlıydı çünkü ne kadar fazla basın mensubu ve basın aracı olursa bombalanma riski o oranda azalacaktı. Aytaroun a ulaştığmızda arabalarımızı ilçenin girişinde bırakmak zorunda kaldık. Çünkü geçecek bir yol yoktu. Merkeze doğru harap olmuş evlerin arasında geçerken yıkılmış harap olmuş binaların aralarından çıkan yaşlılar yardım istercesine yüzümüze bakıyordu. 20 gündür aç ve susuz çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan yaklaşık 100 kişi kurtarılmayı bekliyordu. Hemen arabadaki arkadaşlarımızı arayarak su ve erzak getirmelerini istedik. Ama onların tek dileği güvenli bir yere ulaşabilmekti. kimisini sırtlayarak kimisini de arabanın içinde yer kalmadığı için bağaja koyarak o bölgeden ayrıldık. İlk önce oradaki sivillerin kurtulması için ilk konvoyla güvenli bir bölgeye gönderdik. İkinci konvoyla da kendimiz bölgeden ayrıldık. Herkes gitmiş ve biz oradan ayrılıyorken sokakta dolaşan belki de evinin yolunu bulmaya çalışan bu at dikkatimi çekti. İşte onun fotoğrafı......

Tuesday, July 13, 2010

şehirden insan hikayeleri





eminönündeyim küçükpazar ve etrafındaki yolculuğum devam ediyor. Havanın biraz bulutlanmasını ve yağmuru fırsat bilerek soluğu eminönü'nde alıyorum. 2 sene öncesine kadar var olan bazı hanlar yıkılmış. Ortalık bir savaş sonrasını andırıyor. Daha yeni başladığımda projeyi çekmeye Harranlılar oturuyordu bu handa 25 kişinin aynı odada konakladığını duymuştum onlardan. şimdi arkasında bıraktığı birçok anı ile bir kepçenin altında kalmış bu han. İyi ya da kötü sonunda alınteri ve eve birazcık da olsa ekmek parası göndermenin sıkıntısı vardı onların alın terinde. Yağmur yağıyor. Kendimi kuytuya atıyorum. Hemen yanımda ayakta benim gibi yağmurdan saçağa sığınmış iki kişi var. Birisinin başındaki yara dikkatimi çekiyor. Ya fazla içmekten kendini kaybetmiş düşmüş başını yere vurmuş ya da içki sofrasında kavga etmiş diye düşünürüyorum. Ama tevafuk bu ya saçağın altına girmem ve eminönü'nde yıllarını ayakkabı satarak geçirmiş bu adamla tanışmam. Herşey selam vermemle başlıyor. Ardından hikayesi geliyor. Evi terkedip kaçmış. İsmini cismini söylemiyor. Ayakkabı satıyorum burada diyor. Akşama nerede kalacağımı düşünüyorum diyip bana akşam kalmak için 5 lira versene diyor. ardın da ekliyor öğrenci misin? Öğrencilere yolun açık olduğunu bildiğimden " evet" diyorum. Tam cebimden 2 lira çıkarmışken yok öğrenci isen istemem diyor. Belki öğrenci olduğumdan belki de geriye bana 50 kuruş kaldığından almak istemiyor. Ama ısrar edince alıyor. Eyvallah diyerek ayrılıyorum yanından.

Friday, July 09, 2010

yaz ortasında sonbahar rüzgarları




iklimler mi değişti yoksa farklı bir iklime mi giriyoruz. Taksime doğru giderken Mumin abi (gazetede ulaştırma hizmeti veriyor) ye bu soruyu sorduğumda. Şimdiye kadar başımızdaki insanlar uğursuzlardı ülke bolluk bereketi bu hükümetle beraber gördü diyor. Meterolojiden verilen bilgilere göre dün ve bugün yoğun bir yağış bekleniyordu. Ama yağmur yağsa da beklenen kadar olmadı. Herhalde bu iş ençok seyyar şemsiye satıcılarına yaradı. Tanesini 5 liradan sattıkları çakma naylon şemsiyeler. Bir temmuz sıcağında yağmurla ferahlamak isteyenler şemsiye almasalar da yağmurdan ıslanmak istemeyenlerin tercihi.

Wednesday, June 09, 2010

mavi marmara' dan 5202 nolu odaya 3 gün









Bu hepimiz için başta normal gibi gözüken, sütliman başlayan ancak sonuna doğru tüm dünyanın gözünü diktiği bir yolculuktu. İHH tarafından organize edilen insani yardım konvoyundaki yolculuğum Mavi Marmara Gemisi'ne Antalya'dan dâhil olmamla başladı. İsrail'in uyarı ve tehditlerine rağmen olayların sarpa sardığı gece yarısına varana kadar her şey normaldi. Pazar gününü pazartesiye bağlayan gece saat 12.00 civarında ilk temasın kurulduğu anonslarla bildirildi. Mavi Marmara gemisindeki herkes can yeleklerini giydi. Kuran okuyanlar, namaz kılanlar, dua edenler vardı. Geminin arka güvertesinde sabah namazı cemaatle kılındı. 15 dakika sonrasında Zodyakların geldiğini gördük. Kısa bir süre sonra 6 Zodyak geminin arka bölümünden yaklaştı. O sırada komandolar gemiye kancalı merdiven atmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda helikopterden 3 komando inmeye çalışırken bir tanesi aşağı düştü. Gemidekiler komandoyu güverteden aşağı kata attılar. Tabancası ve Uzi marka silahı vardı. Asker salon bölümüne alındı ve etkisiz hale getirildi. Sonrasında ikinci bir helikopter yanaştı. Öncekiler plastik mermilerdi ama bu helikopterden gerçek mermiler kullanmaya başladılar. Biz o ana kadar fotoğraf çekiyorduk. Basın odasına doğru telaş halinde koşarken yerde birini gördüm, omzundan yaralanmıştı. Sonra 2 nolu salondan geçerken bir tane kadın kucağında kocasına ‘lütfen ölme, lütfen ölme' diyerek kalp masajı yapıyordu. Bülent Yıldırım tarafından bir anons yapıldı. “Kaptan köşkümüz ele geçirilmiştir birçok ölü ve yaralımız var. Herkes sakin olsun ve mukavemet göstermesin.” diyordu. Yavaş yavaş komandolar gemiye inmeye başladılar.

Biz yaklaşık 30 gazeteci basın odasına geçmiştik. Fotoğraflarımızı saklama kaygısı içine düştük. Bir ara ekmek arasına hafıza kartlarımı koymaya çalıştım. Ekmek parçalandığı için vazgeçtim. En sonunda vücudumun bir yerine koyayım dedim. Fotoğrafların bazılarının olduğu küçük bir kartı dilimin altına yerleştirdim. Saat 09.00'da bizi aldılar, gece 02.00'ye kadar bekledim. Bunu arkadaşlarım dâhil kimse bilmiyordu. Götürüldüğümüz cezaevindeki muayene sırasında doktor el koydu. Bu sebeple geçen 17 saat boyunca pek konuşmadım.

İnsanların seslerini duyuyorduk ama dönüp bakamıyorduk

Basın odasında bir saat ellerimiz havada bekledik. Bizi tek tek dışarı çağırdılar. Sırtımızı döndürerek üst araması yaptılar. Kamera fotoğraf makinesi ve bilgisayarlarımızı orada bıraktık. Bizi geminin arkasına götürdüler. Birçok insanın elleri kelepçeli olarak dizleri üzerinde oturuyor olduklarını gördük. Üst katta da kadınlar aynı şekilde bekliyordu. Ama kimse hiçbir yere bakamıyordu. Bağrışma duyuyorduk ama arkamızı dönüp bakamıyorduk. Ölüler ve yaralılar geminin en üst kısmına taşınmıştı. Gemimiz hareket etti ve akşam 18.30'da Aşdod Limanı'na ulaştık. Gemiye gelen MOSSAD ajanı bize, “Tepki göstermeyin, sakin olun. Sorgunuz ve kimlik kontrolünüz yapılacak. Gemiye tekrar gelip eşyalarınızı alacaksınız. Sonra sizi limandan hava limanına göndereceğiz.” açıklamasını yaptı. Ama gelişmeler bu yönde olmadı. Gazeteciler dahil herkes kelepçelenmişti ve inen herkesin fotoğrafı çekildi. İç çamaşırlarımıza kadar detektörlerle aradılar.

İşkence görmedik belgesi imzalattılar

Sağlık kontrolüne girdiğimizde herhangi bir darba maruz kalmadığına dair belge imzalatıldı. Bize bir belge verdiler. “İllegal yollarla İsrail karasuları içine girdim, bilgim dâhilinde ülkenize 10 yıl boyunca gelmemeyi kabul ediyorum. Ülkenizden olabildiğince çabuk sınır dışı edilmek istiyorum. Bu süre 72 saattir.” ifadeleri yer alıyordu. Ben metni imzalamaya karar verdim. Sadece üzerine, “İsrail karasularına zorla getirildim.” diye not düştüm. Bundan sonra beni tek başına cezaevi aracına koydular. Büyük bir panik yaşadım. Sonrasında Hakan Albayrak'ı getirdiler yanıma. Daha sonra Anadolu Ajansı'ndan Erhan Sevenler ve Doğan Haber Ajansı'ndan Bulut Mülhim geldi. Arabanın içi aşırı derecede soğuktu. 2 gündür uyumamıştık ancak soğuktan uyuyamıyorduk. Ber Şava cezaevine getirildik. Bizi kaldırıma koydular, ben titriyordum. Üzerinde mont olan bir kadın asker bana bakarak güldü. Sonrasında bizi aldıkları 4 kişilik koğuşa koydular.

Eşya ve pasaportlarını isteyenler tartaklandı

Akşam olduğunda tutsak olmanın beni üzdüğünün farkına vardım. 4 gündür yoldaydım ve düzenli bir uykum olmamıştı. Ona rağmen orada rahat bir yatak olmasına rağmen uyuyamıyordum. Gece 2 gibi bütün Türkleri uyandırdılar. Listeden isimler okunmaya başladı. İlk etapta 10 kişiyi götürdüler. Sonunda diğer arkadaşlarımın hepsi gitmişti ben yalnız kalmıştım. Çok üzüldüm. Yabancıların da bulunduğu 5100 ile başlayan bölüme aldılar. Buradaki bekleyiş akşam 4'e kadar devam etti. Sonrasında bizi otobüslere bindirdiler, bir saat 45 dakika sonra Ben Gurion havalimanına ulaştık. Havalimanına gittiğimizde içimizden bazı arkadaşlar paralarının, eşyalarının ve pasaportlarının iade edilmeden inmeyeceklerini söylediler. Zorla otobüsten indirilip sıraya sokuldular ve tartaklandılar. İnsanlar eşyalarını almadan gitmek istemiyorlardı. Pasaportlar kayıptı. Bir kez daha ‘acil çıkış formu' adı altında bir form doldurarak ve İsrail'e 10 yıl boyunca bir daha gelmeyeceğimizi teyit ederek uçağa bindik. Bu sırada yabancılardan da valizlerinin ve pasaportlarının getirilmesini isteyenler darp edildi. Yunanlı bir doktor yaklaşık 10 kişinin arasında tekme tokat dövüldü. Yunan doktorun tek isteği Libya'dan gelen Yunan vatandaşı hasta için gerekli ilaçların getirilmesini istemesiydi.

İlk düşüncem eşimi aramaktı

Havalaanına gider gitmez ilk işim düşüncem benden 3 gündür haber alamayan eşimi aramaktı. Uçağa binerken bir görevli benden mesaj atabilirsin dedi. İlk iletişimi eşimle mesaj yoluyla kurdum. ‘İyiyim, uçağa biniyoruz, akşam saatlerinde İstanbul'da olacağız' dedim. Tahminen 7'de uçağa girmiştik. Uçaktan kredi kartı ile konuşma yapılabilen bir telefon vardı. İlk kez eşimi aradım. “Hayatım ben iyiyim. Şu an uçaktayım, oradan arıyorum. Akşam saatlerinde yola çıkacağız.” dedim. O da, “Kürşat sen misin, gerçekten iyi misin? Seni çok özledim.” dedi. Eksik isimlerin olduğu söyleniyordu ve bekletiliyorduk. Işıklar söndü kalkıyoruz dediler. İkinci kez eşimi aradım ama bu defa da Bülent Yıldırım ve iki kişinin olmadığı için bekletildiğimizi söylediler. Sonuçta 5.5 saatlik bir gecikmeyle havalandık.
--------

Çatışma ve gözaltı: Sancılı 72 saat
Fotoğrafların bulunduğu kartı 17 saat dilimin altında sakladım
5202 nolu odada 30 saat

KÜRŞAT BAYHAN-İSTANBUL

Bu hepimiz için başta normal gibi gözüken, sütliman başlayan ancak sonuna doğru tüm dünyanın gözünü diktiği bir yolculuktu. İHH tarafından organize edilen insani yardım konvoyundaki yolculuğum Mavi Marmara Gemisi'ne Antalya'dan dâhil olmamla başladı. İsrail'in uyarı ve tehditlerine rağmen olayların sarpa sardığı gece yarısına varana kadar her şey normaldi. Pazar gününü pazartesiye bağlayan gece saat 12.00 civarında ilk temasın kurulduğu anonslarla bildirildi.

Mavi Marmara gemisindeki herkes can yeleklerini giydi. Kuran okuyanlar, namaz kılanlar vardı. Uzaktan helikopter ışıklarını gemi ışıklarını görmeye başladık. Gemideki herkes uyanıktı. İnsanlar kendilerini belli alanlara çekmiş dua ediyorlardı. Geminin arka güvertesinde sabah namazı cemaatle kılındı. 15 dakika sonrasında Zodyakların geldiğini gördük. Kısa bir süre sonra 6 Zodyak geminin arka bölümünden yaklaştı. Projektörlerle gözlerine ışık tutuldu. O sırada komandolar gemiye kancalı merdiven atmaya çalışıyorlardı, bu da engellendi. Aynı zamanda helikopter de geminin üst güverte kısmına indirme yapmaya başladı. 3 tane komanda inmeye çalışırken bir tanesi aşağı düştü. Gemidekiler komandoyu güverteden aşağı kata attılar. Tabancası ve Uzi marka silahı vardı. Asker salon bölümüne alındı ve etkisiz hale getirildi. Sonrasında ikinci bir helikopter yanaştı. Öncekiler plastik mermilerdi ama bu helikopterden gerçek mermiler kullanmaya başladılar. Zodyak'lardan da atışlar başlamıştı. Biz o ana kadar fotoğraf çekiyorduk. Basın odasına doğru telaş halinde koşarken yerde birini gördüm, omzundan yaralanmıştı. Sonra 2 nolu salondan geçerken bir tane kadın kucağında kocasına ‘lütfen ölme, lütfen ölme' diyerek kalp masajı yapıyordu.

Ekmek arasına kart saklamayı düşündüm

Basın odasına sığındık. Yaklaşık 30 kişiydik. Bülent Yıldırım tarafından bir anons yapıldı. “Kaptan köşkümüz ele geçirilmiştir birçok ölü ve yaralımız var. Herkes sakin olsun ve mukavemet göstermesin.” diyordu. Yavaş yavaş komandolar gemiye inmeye başladılar. Biz de fotoğraflarımızı saklama kaygısı içine düştük. Bir ara ekmek arasına hafıza kartlarımı koymaya çalıştım. Ekmek parçalandığı için vazgeçtim. En sonunda vücudumun bir yerine koyayım dedim. Fotoğrafların bazılarının olduğu küçük bir kartı dilimin altına yerleştirdim. Saat 09.00'da bizi aldılar, gece 02.00'ye kadar bekledim. Bunu arkadaşlarım dâhil kimse bilmiyordu. Götürüldüğümüz cezaevindeki muayene sırasında doktor el koydu. Bu sebeple geçen 17 saat boyunca pek konuşmadım.

İnsanların seslerini duyuyorduk ama dönüp bakamıyorduk

Basın odasında bir saat ellerimiz havada bekledik. Bizi tek tek dışarı çağırdılar. Sırtımızı döndürerek üst araması yaptılar. Kamera fotoğraf makinesi ve bilgisayarlarımızı orada bıraktık. Bizi geminin arkasına götürdüler. Birçok insanın elleri kelepçeli olarak dizleri üzerinde oturuyor olduklarını gördük. Üst katta da kadınlar aynı şekilde bekliyordu. Ama bu sırada kimse hiçbir yere bakamıyordu. Bağrışma duyuyorduk ama arkamızı dönüp bakamıyorduk. Ölüler ve yaralılar geminin en üst kısmına taşınmıştı. Gemimiz hareket etti ve akşam 18.30'da Aşdod Limanı'na ulaştık. Genç askerleri ve genç MOSSAD üyelerini getirmişlerdi. Bir zafer kazanmış edasıyla onların alkışları içinde Mavi Marmara limana yanaştı. Gemiye gelen MOSSAD ajanı bize, “Tepki göstermeyin, sakin olun. Sorgunuz ve kimlik kontrolünüz yapılacak. Gemiye tekrar gelip eşyalarınızı alacaksınız. Sonra sizi limandan hava limanına göndereceğiz.” açıklamasını yaptı. Ama gelişmeler bu yönde olmadı. Gazeteciler dahil herkes kelepçelenmişti ve inen herkesin fotoğrafı çekildi. İç çamaşırlarımıza kadar detektörlerle aradılar.

İşkence görmedik belgesi imzalattılar

Sağlık kontrolüne girdiğimizde herhangi bir darba maruz kalmadığına dair belge imzalatıldı. Bize bir belge verdiler. “İllegal yollarla İsrail karasuları içine girdim, bilgim dâhilinde ülkenize 10 yıl boyunca gelmemeyi kabul ediyorum. Ülkenizden olabildiğince çabuk sınır dışı edilmek istiyorum. Bu süre 72 saattir.” ifadeleri yer alıyordu. Ben metni imzalamaya karar verdim. Sadece üzerine, “İsrail karasularına zorla getirildim.” diye not düştüm. Beni tek başına cezaevi aracına koydular. Büyük bir panik yaşadım. Acaba insanlar başka bir yere gidiyorlar beni tek başına başka bir yere mi götürecekler diye düşündüm. Sonrasında Hakan Albayrak'ı getirdiler yanıma. Daha sonra Anadolu Ajansı'ndan Erhan Sevenler ve Doğan Haber Ajansı'ndan Bulut Mülhim geldi. Arabanın içi aşırı derecede soğuktu, klimayı sonuna kadar açmışlardı. 2 gündür uyumamıştık ancak soğuktan uyuyamıyorduk. Ber Şava cezaevine getirildik. Bizi kaldırıma koydular ben titriyordum, üzerinde mont olan bir kadın asker bana bakarak güldü. Sonrasında bizi aldıkları 4 kişilik koğuşta arkadaşlarım Habertürk'ten Şefik Dinç, TVNet kameramanı Ersin Esen ve Metin Dinç diye bir üniversite öğrencisi idi. 5202 nolu odada kalıyorduk. Sabah kahvaltımız, çokokrem, ekmek ve dolmalık kırmızı biber, ile salatalık, öğle yemeğimiz ise safranla pişirilmiş patates, bulgur pilavı ve balıktı. Çoğu kimse yemedi. Burada 60'ar kişilik 5 bölüm vardı.

Kelime oyunu ve sessiz sinema oynadık

Akşam olduğunda tutsak olmanın beni üzdüğünün farkına vardım. Çıkamama kaygısı oluşmaya başladı. Çıkacağımız yönünde kendime telkinlerde bulunuyordum. Hatta zamanı çabuk geçirmek için kelime oyunu oynamaya başladık. Bir ara sessiz sinema da oynayalım diye düşündük. Ama tekrar cezaevi gerçekleri ile karşı karşıya kalınca çok uzun süreli olmadı bu oyunlar. 4 gündür yoldaydım ve düzenli bir uykum olmamıştı. Ona rağmen orada rahat bir yatak olmasına rağmen uyuyamıyordum. Gece 2 gibi bütün Türkleri uyandırdılar. Listeden isimler okunmaya başladı. İlk etapta 10 kişinin ismini söylediler. Sonrasında uyumayın tekrar geleceğiz dediler. Sonunda diğer arkadaşlarımın hepsi gitmişti ben yalnız kalmıştım. Çok üzüldüm, ben de onlarla beraber bir an önce gitmek istiyordum. Son kalan 27 kişi ile birlikte beni yabancıların da bulunduğu 5100 ile başlayan bölüme aldılar.

İkinci çıkış belgesini de imzaladım

Buradaki bekleyiş akşam 4'e kadar devam etti. Sonrasında bizi otobüslere bindirdiler, bir saat 45 dakika sonra Ben Gurion havalimanına ulaştık. Havalimanına gittiğimizde içimizden bazı arkadaşlar paralarının, eşyalarının ve pasaportlarının iade edilmeden inmeyeceklerini söylediler. Zorla otobüsten indirilip sıraya sokuldular ve tartaklandılar. İçeri girdiğimizde İHH'dan daha önce bölgeye giden Ayhan Aktaş isimli görevli, “Çok fazla soru sormayın bir an önce buradan gidelim, 9 şehidimiz var.” dedi. Ama insanlar eşyalarını almadan gitmek istemiyorlardı. Pasaportlar kayıptı. Bir kez daha ‘acil çıkış formu' adı altında bir form doldurarak ve İsrail'e 10 yıl boyunca bir daha gelmeyeceğimizi teyit ederek uçağa bindik. Bu sırada yabancılardan da valizlerinin ve pasaportlarının getirilmesini isteyenler darp edildi. Yunanlı bir doktor yaklaşık 10 kişinin arasında tekme tokat dövüldü. Yunan doktorun tek isteği Libya'dan gelen Yunan vatandaşı hasta için gerekli ilaçların getirilmesini istemesiydi.

İlk düşüncem eşimi aramaktı

Havalaanına gider gitmez ilk işim düşüncem benden 3 gündür haber alamayan eşimi aramaktı. Uçağa binerken bir görevli benden mesaj atabilirsin dedi. İlk iletişimi eşimle mesaj yoluyla kurdum. ‘İyiyim, uçağa biniyoruz, akşam saatlerinde İstanbul'da olacağız' dedim. Tahminen 7'de uçağa girmiştik. Uçaktan kredi kartı ile konuşma yapılabilen bir telefon vardı. İlk kez eşimi aradım. “Hayatım ben iyiyim. Şu an uçaktayım, oradan arıyorum. Akşam saatlerinde yola çıkacağız.” dedim. O da, “Kürşat sen misin, gerçekten iyi misin? Seni çok özledim.” dedi. Eksik isimlerin olduğu söyleniyordu ve bekletiliyorduk. Işıklar söndü kalkıyoruz dediler. İkinci kez eşimi aradım ama bu defa da Bülent Yıldırım ve iki kişinin olmadığı için bekletildiğimizi söylediler. Sonuçta 5.5 saatlik bir gecikmeyle havalandık.

Mavi Marmara benim için de milattı

İnsanlar çok mutluydu, bir zafer kazanmış oldukları edasındaydılar. Mavi Marmara gemisinin bir milat olduğu söyleniyordu. Bu artık her şey mavi Marmara öncesi ve mavi Marmara sonrası diye söylenecekti. İnsanların mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Önümde bir kişinin kızını aradığına şahit oldum. Konuşmakta zorlanıyordu telefonu kapattıktan sonra ağlamaya başladı. İnsanlardaki panik ve gerginlik yerini mutluluğa bırakmıştı. Gazetecilik deneyimi açısından da orada bulunmamın bir milat olduğunu, önemli bir şey olduğunu düşünüyordum. Görüntüleri kurtaramadığım için de bir yandan üzülüyordum. Ama ben buna teşebbüs ettim ve sonuna kadar da mücadele ettim. Yine de çok önemli bir deneyim diye düşünüyorum.