Sunday, November 18, 2007

benim gördüklerim




















































Sallanan kamera görüntüleri, arabadan gizlice çekilmiş izlenimi vermek için yapılan oyunlar, fonda insanın tüylerini ürperden bir müzik... Şayet, Irak’ın kuzeyinden ulaşan haberleri seyrediyorsanız bütün bunlara dikkat edin! Her şey bir mizansenden öteye geçmeyebilir; ama insanlar duyduklarından çok gördüklerine inanıyor.
12 askerimizin Dağlıca’da şehit olmasıyla başlayan Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yapılacak sınır ötesi operasyon, medyanın savaş oyununa dönüştü. Bir komutan edasıyla koltuklarında oturan ‘ankerman’ler dört bir yana saldıkları ‘haberci’lerle muhabereye girdi. Akşam ana haber bültenlerinde “Evet şimdi Can’a bağlanıyoruz. Can sende muhteşem haberler var, anlat bakalım.” şeklindeki anonslar dikkat çekmeye başladı. Komutu alan Can anlatmaya başlayınca görüntüleri izleyen seyirci de ‘vay bee’ şeklinde hayıflanarak izliyor olan biteni. Sallanan kamera görüntüleri, arabadan gizlice çekilmiş imajı vermek için yapılan oyunlar, fonda insanın tüylerini diken diken eden bir müzik... Oysa görüntüler, Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin güvenlik görevlisi peşmergelerin geçiş noktasında yaptığı kontrollerden ibaret. Ama muhabir hem kendisini pazarlamak hem de yaptığı işin önemini artırmak için habere şöyle başlıyor. “Biz bugün kameraman arkadaşım … ile özel bir izinle gittiğimiz sıfır noktasında peşmergelerin bölgedeki yığınaklarını çektik. İşte peşmergelerin hareketliliği...” Sonrasında ise devreye arşiv görüntüleri giriyor. Muhabir Can, Zaho’da kaldığı otelinin tepesinden savaş bölgesindeymiş gibi canlı yayınla bağlanıyor İstanbul’a.
Ertesi gün sabah kahvaltı yapan diğer muhabirlerin telefonları çalmaya başlıyor: “Kardeşim adamlar peşmerge yığınağını çekmiş, siz uyuyor musunuz? Sizden haber bekliyoruz.” Kendini 1-0 yenik hisseden muhabir hemen operasyona başlıyor: Kandil’in K. Irak’ta bir yerleşim bölgesi olduğundan haberi olmayan veya izleyicileri habersiz sayan muhabir, her gördüğü tabelanın önünde bir sunuş yapıyor. Habere gizem katmak isteyen muhabir, arabanın içinde çekimlere devam ederken kameraman da kendini olaya kaptırıyor ve kamera başlıyor sallanmaya. ‘Görevimiz Tehlike’ durumları yani.
***
Haber değil, film çekiliyor
Görüntüler akşam haberlerinde “Biz bugün Kandil Dağı’nın eteklerine çıktık, PKK’nın yoğun olarak bulunduğu bölgeye rahatça ulaşmak mümkün.” ifadesiyle veriliyor. Ardından ‘İşte peşmergeler sınıra katırlarla böyle mayın döşüyorlar’ haberi geliyor. Dışarıdan bakıldığında gerçekten başarılı bir habercilik: “Adamlara helal olsun, sınıra mayın döşenirken çekim yapmışlar.” Fakat görüntülerde ne bir mayın var ne de peşmerge. Köylerde giyilen ve Amerikan pazarından herkesin satın alabildiği askerî kıyafetle ellerinde kürek çapa kazan iki yaşlıyı görüyoruz. Ellerinde çapa ve kürekle çalışıyorlar. Ama haber hareketli görüntülerle süslenmiş. Tabii gerçek, günler sonra anlaşılıyor. Bir ajans için çalışan muhabir, haber değil film çekmiş! Oyuncular da yaşlı adamlar. Akşam yemeğinde televizyonun başında haberleri izleyen Türkler ise ‘savaş ha çıktı ha çıkacak’ diye düşünüyor.
Peki sınırın öte tarafındaki Kürtler ne yapıyor? Haberleri Türk televizyonlarından izleyen Iraklılar, “Türkiye bize ne zaman saldıracak?” diye soruyor. Böyle bir şeyin olmadığını, yapılacak operasyonun PKK’ya karşı olduğunu, Türk ordusunun Erbil veya Zaho’da yaşayan Kürtlerle herhangi bir sorunu olmadığını anlat anlatabilirsen. Zaho’dan Erbil’e doğru ilerlediğimizde yol kenarında uğradığımız bir düğün sahibi ‘Türk’üz’ deyince hemen buyur ediyor. “Karnınız açsa yemek var, buyurun yiyin” diyor. Yaşanan krizle ilgili sorumuza karşılık “Valla bizim kimseyle sorunumuz yok, dağdaki problem dağda halledilmeli. Yaşanan krizi buradakiler terör değil, Kürt krizi olarak biliyorlar. Operasyon yapılacaksa, bu iyi anlatılmalı.” şeklindeki mesajını Türkiye’ye iletmemizi istiyor. Tam bu sırada İstanbul’dan bir telefon geliyor, editörüm; “Kürşat, ... gazetesinin manşetini gördün mü?” diyor. Bizim F-16’lar K. Irak’ta bazı yerleri vurmuş. Dumanlar yükselirken fotoğrafları var, peki bizde bunlar var mı?” diye soruyor. Hemen bölgeye gidiyorum, her yıl ürün kaldırıldıktan sonra yakılan anızlardan yükselen dumanlar olduğunu öğreniyorum. Meğer anız dumanı bomba dumanı diye taşınmış sayfalara.
Aslında içinde bulunduğumuz medya savaşının ortaya koyduğu manzarayı en iyi annemle aramızdaki diyalog özetliyor. İki-üç günde bir aradığımda annem “Oğlum haberleri izliyorum kendine çok dikkat et, çok tehlikeli oralar.” diyor. “Anne iyiyiz, oturduk akşam yemeğimizi yiyoruz, herhangi bir sıkıntı yok, yapılan haberlere inanma...” desem de annem gördüklerine inanıyor, benden duyduklarına değil. İşte Kuzey Irak’ta gazetecilik yapmak böyle bir şey. Ne anneme, ne müdürüme Kuzey Irak’ı ne de Kuzey Irak halkına Türkiye’nin kendilerine düşman olmadığını anlatabiliyorum. Yalnız bildiğim tek şey var: Her geçen gün gazeteciliği biraz daha öğreniyorum

Wednesday, September 12, 2007




bloğa yazmayalı baya olmuştu. Ama son dönemde yaşadıklarımı herhalde yazmaya kalksam sayfalar alır. en iyisi sondan başlamak. 2 sene sonra tekrar kapadokyadayım. Ürgüp peribacaları sonbahara doğru gezilip görülmesi gereken bir yer. Doğa harikası etrafa bakınca Allah'ım ne büyüksün dememek imkansız. Rüzgarınla böyle bir sanat icra etmişsin. turist otel diye güzel bir otelde konaklıyorum hemen karşımda göreme açık hava müzesi var. Hatta bu sabah biraz erken kalktım pencereden baktım ki.......... AAAAAAAAAAAA gökyüzü balonlarla dolu. Hemen attım kendimi dışarı. Gerçi yarın ben de uçucam ama yerden de onları uçarken görüntülemek güzel. Bu arada dün ata bindim. Yaklaşık 2 saat at üzerinde kovboyculak oynadık. indim otele geldim ama ben hala ata biniyor gibi hissediyorum. Ve felaket bir ağrı. Omurgalarım bacaklarım bütün eklem yerlerim sanki bi kamyon adamdan bi güzel zopa yemiş gibiydim. Bu arada çok güzel de tatil geçirdim. Annemlerle birlikteydim. Ev acayip kalabalıktı. yiğenlerim abimler falan. İnsanın sevdikleri yanında olunca. Sabahları erkenden kalkıp yüzmeye gidiyorduk yiğenlerimle sonra eve geliyorduk ki annem kahvaltıyı hazırlamış. Pişiler domatesler peynirler zeytinler götür babam götür. akşam saatlerinde ayışığında yakomozu izlemek, dalga seslerini dinlemek. Bir an düşünmüştüm acaba biz mi hayatı kendimize zorlaştırıyoruz. Ne için ? neden. küçük bir işle oralarda mutlu yaşamak mümkün değil mi? Dünyanın parasını kazansak neyse. Zam bile alamadık. Annemlere maaşımı söylemekten bile utandım. bunun için mi okudun diyecekler diye çekindim açıkçası. Neyse............

Friday, April 20, 2007

başbakanla yaşanan diyalog


İyi ki damat&tween den aldığımız takımları giymişiz. Aslında gece umduğumuzdan daha büyük oldu. Salona girdiğimizde ibrahim abi erhan ve ben şaşırdık. Kocaman bir salon televizyonalarda fotoğraflarımız dönüyor. Geniş bir insan topluluğu duvarlarda asılı fotoğraflarım. Utandım açıkçası biraz üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da programa katılacağı söylenince iyice heyecanlandım. Ve beklenen an başbakan geldi. Biraz uzakta durmakla çağırabilir diye korumaların arkasına geçtim. İbrahim abi de arkamdan ittirdi tabi biraz (dik dur olum kendinden emin konuş biraz dedi.) Neyse fotograflara baktı biraz. Sonra kafalar etrafa çevrildi. Kürşat kim Kürşat? dedi. Ben ilerledim korumalar almadılar sonra bana doğru yönelince korumalar koridoru açtı ve tokalaştık. Bunları sen mi çektin ne kadar kaldın dedi. Ben çektim başbakanım 55 gün kaldım dedim. Sonra fotoğrafı anlattım biraz. Yahu ödülleri hep zaman almış bu ne deyince. Abdüllatif Şener önemli yatırımlar yapıyorlar Başbakanım diye ekledi. Yahu sen de hiç göstermiyorsun diye ekledi ardından bana. Sonra kürsüye çağrıldım birinciyi verdikten sonra ikinciyi de bana verince tabi 55 gün kalınca böyle oluyor. Ödülleri topluyorsun hayırlı olsun dedi. Bir konuşma da yaptım. Tabi sağımda Başbakan karşımda insanlar ve bakanlar olunca heyecanlanmamak elde değil. Ama ibrahim abinin dediğine göre yine iyi konuşmuşum.

Tuesday, April 17, 2007

love ll come through


selam baya olmuştu yazmayalı, aslında bu blog işini bize alıştıran kişi yazmayı bırakmıştı sonra da morgeous bıraktı yazmayı. Belki artık sıkılmıştı yazacak birşeyler mi bulamamıştı rutin devam eden iş yaşamı içerisinde. Ofisi anlatmak belki artık sıkıcı geliyordu. Sadece resimler koymak. Ben güne güzel başladım. 2 3 gündür buralarda yoktum. Dün akşam istanbul'a konya'dan geldim. Konyamız güzel maşallah............. Kadir ile görüşememiştim istanbul'dan ayrılırken. Güne bana birşeyler anlatan love ll come through ile başladım diyebilriiz daha doğrusu bu şarkı beni yazmaya itti. sevdiğim bir arkadaşımın mutlu bir günü bugün daha doğrusu inşallah mutlu olur. Şimdi yerimde otuuyorum işe çıkmayı bekliyorum bir yandan da müzik dinliyorum. Too be far little bit sadness for me nowadays. Take me dont leave me. Baby love lll come through just waiting for you.

Monday, March 19, 2007

nişantaşı garsonluğu


Bugünlerde sergi, televizyon programı falan garip bir ilgi. İnsanların soruları sizin cevaplarınız ne hissettiniz neden bu mesleği seçtiniz, yastığa kafanızı koyduğunuzuda ne hissediyorsunuz? Bir yanda da kürşat ay sonunu nasıl getireceksin sorusu ev kirası, doğal gaz, su falan. Kadir de işi bıraktı evine gidiyor. 3 seneden beri söylediğini gerçekleştirdi ama ani oldu. Bizi üzdü acayip alışmıştık birbirimize biraz pasaklı bir arkadaşımız ama harbi bir arkadaş. Arkadaşdan öte bir kardeş. Eksikliğini hep hissedeceğim. Ortağam, kardeşim, deli kadirim. Ama elden birşey gelmiyor herkes farklı bir şekilde yolunu çiziyor. Erhan evlendiğinde de üzülmüştük evden ayrılmıştı. Gökhan Amerika'ya gittiğinde de aynı şeyi yaşamıştık. Ama gökhan aramıza geri döndü bu sefer de kadirimizi kaybettik. Akşama doğru hem bu biraz moralimi bozdu hem de ulen aldığımız para. Bi şeyimizi kapatmıyor. :::::::::::::: don alacak para kalmıyor. Bir yerden birşeyler yapalım diyorsun diğer taraftan birşeylerden fedakarlık yapman gerekiyor. Sıkıntı verdi bu durum. Tabiki bu parayı alamayanlar bu şekilde yaşayamayanlar da var ama bazen garsonluk falan da mı yapsam diye düşünmüyor değilim. Hem biraz farklılık olmuş olurdu. Nişantaşı garsonluğu.

Tuesday, March 06, 2007

mutluluk içinde mutsuzluk



en son yolculuk Darfur'un Nyala şehrineydi. Yaklaşık 3 milyon nüfuslu bir göçmen şehri diyebiliriz. kamplarda yaklaşık birmilyon kişi yaşıyor. Biraz problemli geçti ama fena şeyler çıkmadı. Üç gün kalabildik mazda hiluks bir minübüs kiraladık. Cihandan kameraman Abdurrahman İtik ve Yusuf abi. Makinelerimize el konuluncaya kadar her şey yolundaydı. Ama ne zaman ki el koydular bizim de şevkimiz gitti diyebilirim. Km lerce uzaklıktan dramı yansıtmak için gelen kişilere karşı baskı uygulayan askerler aynı şeyi amerikan destekli kuruluşlar ve kişileri için uygulamıyordu. Tabi bu da biraz moral bozucu. Küçük bir motel tarzı odada kaldık. Tahtadan yatak ve bir pervane 75 dolar. Allah a şükür yiyecek olarak karpuz peynir ve sıcaklavaş vardı. Hava sıcıklığı kışın olmasın rağmen 30 derece civarındaydı ki istanbulda aynı dönemde hava sıcaklığı yaklaşık 7 dereceymiş. Döndükten iki gün sonra FMD den yılın basın haber ve fotoröportajı ödüllerini aldığımı yataktayken öğrendim. sevindim. Ertesi günlerde daha da sevindim çünkü başkalarının başarıları ile mutluluk duyan bir gazetede çalışıyorum. Kişilerin beni aramaları tebriklerin sunmaları beni çok mutlu etti. Bir yandan da tarif edilmez bir mutsuzluk var içimde. hayırlısı diyorum.

Tuesday, February 13, 2007

sweet home in ısparta



bir haftalık kafa tatilinin ardından istanbulda çalışma temposu başladı. Aslına bakılırsa uzun süre çalışmadan duramayacağını farkediyor insan. Öyle alışmışız ki gazete de olmaya dışarda olunca hele de boş olunca ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Isparta da eğlenceli diyebileceğim bir tatil geçirdim. Hemen evin yakınında poşetlerle kaymadan, kar üzerinde pikniğe kadar.(köfteler süperdi.) Eskiden oturduğumuz yerden geçip simit sattığımız kahvehanenin köşesinde durdum, ayakkabı boyacılığı yaparken işten dönünce top oynadığımız araziye ev yapılmıs. Yazın üzerinde oturduğumuz ceviz ağacı kesilmis yerinde bir ev var. Hasılı nostalji oldu. Tabi 3. günü sıkıldım. şimdi sweet home in istanbul where the sky is blue 'dayım. hava yazdan kalma gökyüzü mavi.

Thursday, January 25, 2007

bir yanda aşçıların ustası cafer usta bir yanımda james brown



endonezya'dan dönüşümden beri birşeyler yazmadım. Yoğun muydum, aslında pek değil üşengeçlik var üzerimde. Bu hafta yoğun geçti Hrant Dink in öldürülmesi arkasından rutin takipler işler. Tarihi bir gün diyebiliriz cenaze töreni için. Şimdiye kadar hiç bir ermeniye nasip olmamıştır böyle bir kalabalık hepbir ağızdan Hepimiz Hrant'ız hepimiz ermeniyiz sloganları. Bütün sol takımı sahiplendi bir anda. Keşke sağkende sahiplenebilselerdi. Neyse hepimiz ermeniyiz hepimiz kardeşiz diyenlerin arasında tabiki bizim müslüman kardeşlerimiz de vardı. Cinayete tamamiyle kınanması açısından katılıyorum ama keşke hepimiz hrantız diyen zihniyet güneydoğuda ölen şehitlerimizin ardından hepimiz türküz hepimiz ahmetiz veya mehmetiz diyebilse pkk yı bir gerilla olarak değil de bir terör örgütü olarak görebilse diyorum. neyse bu hafta gazetenin ilk resmi sergisi yapıldı. 60 fotograf basıldı ama bir garip vardı cıkartılması gerekti çünkü abinin başka krallıkları da varmış ( ben bilmiyordum) bahis konumuz james brown efsane, rockn roll un kralı diyebiliriz kendisi için (istanbula gelene kadar tanımıyordum desem) ibrahim abinin çektiği foto asılmadı ama madem ki baba bizim de babalara karsı saygımız sonsuz buradan müslüm babayı da söymeden edemeyeceğim. Neyse babayı garip bırakmadım ilk önce aşçıların kralı cafer ustaya takdim ettim kendilerini kim bu dedi abi senin gibi bu adamında krallğı var dedim sen aşçıların kralısın bu adam hem müziğin hem de..................... kralı deyince kahkahayı bastı. Şimdi baba bizim evde çöpten bulduğumuz koltuğun üzerinde oturuyor. Evimize bereket getirmesi dileği ile üçüncü bir kişi arıyorduk masrafları paylaşmak için galiba bulduk.

Tuesday, January 02, 2007

go back home



jakarta, singapur, colombo ve aktarmadaki noktam dubai. Sabah saat 5.45 te dubai ye iniş yaptık. Captain is talking now about to land dubai international airlines sözüyle kafayı kaldırdım. Emirates'e bilet aldıkların duyduğumda açıkçası sevinmiştim ama tam bir zulüme dönüştü. Dolmuş gibi her noktada durduk. indiler bindiler indiler bindiler bir ben inemedim. şimdi saat 10 civarı yerde halıların üzerine serdiğim emirates battaniyesine uzanıp, cantamı kafamın altına aldım yaklaşık 2 saat uyumuşum. Geceleyin de hindistanlı bir cift bi türlü uyutmadı adam devamlı kadını mıncıklayıp durdu. Bir çeşit oynaşma diyebiliriz. şimdi hemen yanımda bir isveçli var internetten mailime bakabilirmiyim diyor. sağolsun bana ekstra battaniye verdi. Airpork kardeşliği buna denir. tsunaminin ardından bölge hızla kendine gelmiş açıkçası buna sevindim. Endonlar çok sakin adamlar bu kadar hızlı bir gelişmeyi beklemiyordum. Yeni yeni küçük evler yapmışlar. Kaldığım evi sormayın, bir kanepenin üzerinde konakladım sıcaklık 25 derece terliyorum banyo leş gibi ve fareler de cabası. Seyahatimi genelde oceh denen 3 tekerlekli motosikletle yaptım hem ucuz hem ferah. 2 yıl sonra kurban bayramında nasip jakarta da olmakmış. Yılbaşı akşamı tropik meyve yiyip avustralia dan singapur dan filipinlerden gelen misafirlerle sohbet etmek varmış. nahtwacy abimizin gittiği yere de gittim banliyö mahallesi bence fena olmadı 2 gün takıldım. Abiler acayip şaşırdılar. ya biz 9 10 senedir buradayız gitmedik ne zaman gittin kimle gittin dediler. ya siz bu gazetecilerden korkulur diyorlar. otobüs, tren taksi birşeylere binerek gittim işte. Hatta ikinci gününde avustralia dan gelen fatih i de götürdüm çocuk çöpün içine girdi ama akşam bana teşekkür etti. Abi endonezyada geçirdiğim en güzel gündü. Gariptir ki insanlar yemek yiyecek bulamıyor ama suratlarındaki tebüssüm hiç eksik olmuyor. Her küçük baradaka sati vardı. Bir çeşit yemek. bizim çöp şiş misali çöpte yaktıkları ateşin üzerinde kurban bayramı nedeniyle dağıtılan etlerden nasipleniyorlardı.

(dağları, hint okyanusunu, singapuru, acehi , jarkatayı, colomboyu, dubaiyi aştım geliyorum. Kısaca Özledim,)